ÇERKES PRENSİ TEMRUK’UN DAMADI SULTAN SÜLEYMAN

Osmanlı döneminin en çok tartışılan kadınlarındandı, Mahidevran. Özellikle de Hürrem’le olan ilişkisiyle. Saide Perizad Temrukoğlu’nun büyük büyük halası Mahidevran’a dair anlattıkları bu tartışmalara yeni bir boyut katıyor: Gerçek adı Baharay. O cariye değil Kabardey Prensi Temruk’un kızıydı.

12 Temmuz 2013 00:08

 

İdar TEMRUKO (1502-1571)

İdar TEMRUKO (1502-1571)


Osmanlı ile politik ilişkileri güçlendirmek için Kanuni’yle evlendirilmek için yetiştirilmek üzere 11 yaşında saraya gönderildi. Sarı kıvırcık saçlı ve beyaz tenliydi. Mustafa ve bebekken ölen kızının dışında bugün adı bile hatırlanmayan bir oğlu daha vardı. Sarayda kız kardeşleri de onunla birlikteydi. Ve Hürrem’den daha güzeldi.

İşte gerçek Mahidevran

 

“Bir arkadaş üzerinden Muhteşem Yüzyıl adlı diziden haberim oldu. Arkadaşım, ‘Sizin büyük halanız hakkında dizi yapmışlar’ diye haber gönderdi. Tabii çok heyecanlandım ve internet üzerinden dizinin bütün bölümlerini seyrettim ve hayran kaldım. Aslında çok güzel bir dizi olmuş. İnsanlarımızın tarihe merak duymalarını ve bağlanmalarını sağlamış…” İşte burada kocaman bir ama’sı var Saide Perizad Temrukoğlu’nun. Çünkü Mahidevran Sultan’la ilgili anlatılanların eksik ve yanlış olduğunu düşünüyor. Nereden mi bilecek? Çünkü ömrü büyük büyük halasına dair anıları dinleyerek geçmiş! Bize attığı mailde tek bir ricada bulunuyor bu yüzden: “Bütün Temrukoğlu ailesi adına sizden ricamız: büyük halamız Gülbahar Mahidevran Sultan’ı bir cariye olarak değil, padişahın hakiki nikâhlı eşi olarak göstermenizdir. Çünkü Mahidevran Sultan, Süleyman Han’ın nikâhlı eşiydi, üstelik bir prensesti.”

Lafı uzatmaya gerek yok, bırakalım o anlatsın…

- Önce biraz sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?

- Adım, Saide Perizad Temrukoğlu(Çerkesce  Temruko). İstanbul’da 1981 senesinde doğdum, fakat çok ufak yaşta ailem Amerika’ya taşındığından hayatımın büyük kısmını orada geçirdim. Chicago’da büyüdüm ve Chicago Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okudum. Daha sonra Seattle’a taşındım, çalışmaya başladım. İşimde başarılı olunca kalabalık bir şehirden uzaklaşmak için Pasifik Okyanusu’na çok yakın bir kasabaya, Astoria’ya, yerleştim. Yerleşmemden kısa süre sonra hastalandım ve doktorlar kanser teşhisi koydu. Tabii hemen tedaviye başladım. Sonra kız kardeşim beni Paris’e yanına çağırdı. Aslında kanser tedavisi Amerika’da çok iyi sonuçlar veriyor, ama Amerika’da artık aile mensubum kalmamıştı. Ben Seattle’a geçtiğimde anne-babam Türkiye’ye dönmüşlerdi. Erkek kardeşim ise çalıştığı şirket tarafından İngiltere’ye gönderilmişti. Kız kardeşim de okumak için gittiği Paris’e yerleşmişti. Yani işimden hariç beni Amerika’ya bağlayan bir şey yoktu. Bu tedavi sürecinde yalnız kalmak istemiyordum. Bu yüzden kız kardeşimin yanına gittim. Paris’te kardeşimin tanıdığı bir doktor beni Almanya’da pankreas kanserini çok iyi tedavi eden bir hastaneye havale etti. Kız kardeşimin eşi Alman olduğundan onun yardımıyla Almanya’ya geldim. Annem ve babam da yanıma geldiler. İşte böylece kader beni Avrupa’ya sürükledi.

- Birbirine oldukça bağlı bir ailesiniz anlaşılan. Peki nasıl bir çocukluğunuz oldu?

- Ailemin tarihi anlatmakla bitmez. Çok eski ve soylu Çerkezlerin Kabardey boyunun hanedanlarından Temruk’lara mensubum. Rusya’da bizim aile Bekoviç-Çerkaski olarak bilinir. Bizim ailenin ceddi Kabardey prensi Temruk Bey’dir. Kafkasya’da 1400 ve 1500’lü yıllarda hüküm sürmüş, çok nüfuzlu ve itibarlı bir hükümdarmış. Temruk Bey’in torunu İdar Temruko’nun kızı Goşeney(1545-1569) 1561 yılında Rus Çarı 4. İvan’la evlenmesine müsade etmiş. Rus çarının bu prensesle evlenme nedeni ise Kanuni’ye yakınlaşmakmış. ( Prenses Goşeney, Hristiyan geleneklerine göre vaftiz edilerek Maria adını almış ve tarihe Maria Temrukova olarak geçmiştir.Rus tarihinde onun ve akrabalarının adı sıkça geçmektedir.Öyleki çarlık ordusunda ve bürokrasisinde Cherkaski sülalesi fertleri çok önemli bir yere sahiptir ve bu ailenin üyeleri büyük imtiyaz ve ün sahibiydi.Ayrıntıları sitemde okuyabilirsiniz.S.DAUR) (1)(2)

Benim atam bu Prens İdar Temruko’dur. Türkiye’de bize Temruk-Mirzade lakabını vermişler. Soyadı kanunu çıkınca dedem soyadımızı Temruko olarak seçmiş, ama nüfus memurları soyadımızı biraz Türkçeleştirmek amacıyla Temrukoğlu diye yazmış.

Mahidevran Sultan büyük halamız. Çocukluğumda onlar hakkında değişik hikâyeler işitirdim, ama çocuk aklı işte fazla ilgilenmezdim. Babam bize asil ve köklü bir aile olduğumuzu söyler, ailenin itibarına zarar verecek bir harekette bulunmamamızı tembihlerdi. Annem ise aslen Arnavut olduğundan babam için hep “Çerkezliği tuttu” derdi. Çok güzel bir çocukluk ve gençlik geçirdim. Chicago’daki hayatımız çok iyiydi. Önce bir apartman dairesinde oturduk, sonra babamın işleri iyi gidince, kendisi mimardı, müstakil bir eve geçtik. Evimizin bahçesi çok güzeldi, orada kardeşlerimle ve arkadaşlarımla oynardım. Şehir merkezinden uzak oturduğumuz için sessiz ve çok yeşil bir semtte yaşıyorduk. O güzel günleri hiç unutmam. Babam acayip kitap okurdu, kocaman bir kütüphanesi vardı. Aklınıza ne gelse bu kitaplar arasından bulmak mümkündü. Zavallı babam daha sonra gözlerinden çok büyük sorunlar yaşadı. Birkaç defa ameliyat oldu. Bu yüzden erkenden emekli oldu ve biz çocuklar evi terk edince “Kör olacaksam kendi vatanımda olayım” deyip annemle İstanbul’a döndü. Chicagoda’ki her şeyini sattı.

- Dedenizi görme şansınız oldu mu?

- Dedem rahmetli Cemal Bey’i, -aslında adı Cemalettin’di ama herkes Cemal Bey derdi- maalesef çok az tanıdım. Yedi yaşımdayken yani 1988’de vefat etti. İyi hatırlıyorum, vefat etmesinden önce bize telefonla durumunun ağırlaştığını haber vermişlerdi. Hemen İstanbul’a gittik. Galiba bir hafta sonra da vefat etti.

- Nasıl biriydi, geçmiş onun zihninde, kalbinde nasıl bir yerde duruyordu?

- Dedemin çok gayretli olduğunu işitirdim ve gerçekten de öyleydi. Kültürlü ve bilgili bir adammış. Dedemin babası Celalettin Bey de Sultan Abdülhamit’in sarayında görevliymiş, ama vazifesinin tam olarak ne olduğunu hatırlamıyorum. Aslında dedem hali vakti yerinde olan bir ailede büyümüş, ama Meşrutiyet döneminde İttihatçılar ellerinde ne var, ne yok almışlar. Çünkü Abdülhamit’in tarafını tutuyorlarmış. Çok zor günler geçirmişler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından ve babasının vefatından sonra ailesine ait emlakları geri almak için davalar açmış. Bir kısmını da alabilmiş. O emlaklar sayesinde zaten ailemin maddi durumu düzelmiş. Dedem de o devre ait fermanlar vardı. Ayrıca Belkıs ve Akile Hatun vakıflarından ailemin yararlanması için veraset davası bile açmış. Dedem aile tarihine çok önem verirmiş. Babamı ve diğer çocuklarını bu yönde yetiştirmiş. Hatta Şehzade Mustafa’nın ve annesinin yaşadığı yerleri görmek için Manisa, Amasya ve Bursa’ya gitmiş. Bursa’ya Şehzade Mustafa ve Mahidevran Sultan’ın kabirlerini ziyaret etmek için çok gidermiş. Başka aile büyüklerinin de kabirlerine gidermiş. Hatta Kafkasya’ya da gitmek istemiş ama o zamanki şartlar müsait olmadığından gidememiş. Sultanahmet’te bulunan o büyük Padişah kabirlerini nedense hiç ziyaret etmezmiş. Ama Sultan Abdülhamit ve ailesinin kabirlerine gidermiş. Babam bize, çocukken dedemle Topkapı Sarayı’nın yanından geçerken dedemin çok hüzünlendiğini anlatmıştı. Herhalde aile tarihine dair anılardan ötürü hüzünlenmişti, bilemiyorum.

- Mahidevran Sultan’a dair pek çok anı, anekdot dinlediğinizi söylediniz. Kimden, neler dinlediniz mesela?

- Babamın ablası Muazzez hala, bize hep eskileri anlatırdı. Ama kimse de pek dinlemezdi onu. Türkiye’ye hemen her sene ziyarete gittiğimizde Erenköy’deki evinde kalırdık. Başlardı anlatmaya. Bir defasında böyle eskilerden bahsederken Mahidevran Sultan’ı anlatmaya başladı. O sırada kaç yaşımda olduğumu hatırlamıyorum, belki 9 veya 10, ama duyduklarım beni çok etkilemişti. Halamın anlattığına göre Mahidevran Sultan ufak yaşında, -11 yaşına henüz yeni girmişken- babası tarafından Osmanlı sarayına gönderilmiş. Doğrudan o zamanlar şehzade olan Süleyman’la evlenmek için. Önce saray adabını ve tahsilini almış, sonra şehzadeyle evlendirilmiş. Bir sene sonra da oğulları Mustafa dünyaya gelmiş. Ama halamın ve babamın anlattığına göre iki çocuğu daha olmuş. Biri erkek, diğeri kız. Kızı bebekken ölmüş, ama oğlu genç erkeklik çağına kadar yaşamış. Neden öldüğünü bilmiyorum, belki Şehzade Mustafa gibi öldürülmüş de olabilir. İsmini de artık kimse hatırlamıyor. Herkes Şehzade Mustafa’nın acı akıbetine konsantre olduğundan, diğer şehzadenin adını tamamıyla unutmuş olabilir.

- Mahidevran Sultan, Şehzade Mustafa’nın öldürülüşünden sonra Bursa’da uzun yıllar büyük fakirlik içinde yaşamış. 82 yaşında da hayata veda etmiş. Bu süreçte ailesiyle görüşüyor muymuş?

- Ailesinden sadece kardeşleriyle görüşüyormuş. Zaten iki kız kardeşi de hayatları boyunca yanından hiç ayrılmamışlar. Bursa’da beraber sefalet çekmişler. İkisi de hiç evlenmemiş. Ama erkek kardeşi Mustafa Paşa’yı çok görememiş. Hürrem sarayı eline geçirince Mustafa Paşa’yı Malatya’ya sürdürmüş. Bursa’daki zor günleri sadece Mustafa Paşa’nın gönderdiği yardımlar sayesinde geçirebilmişler. Erkek kardeşinin yardımı da olmasaymış açlıktan öleceklermiş. Mustafa Paşa için şunu da eklemem lazım, şehzade Mustafa dünyaya geldiğinde bu dayısının adını koymuşlar. Şehzade Mustafa hem dayısını hem de teyzelerini çok severmiş. Özellikle Belkıs Hanımı. Zaten bu Belkıs Hanım yeğeni öldürüldüğünde Kanuni’nin karşısına geçip şöyle demiş: “Evladına nasıl kıydın. Mustafamıza nasıl kıydın? Şehzadenin yegâne günahı senin gibi bir insafsız Padişahın evladı olmaktı. İnşallah diğer evlatlarının kanında boğulursun.” Ve gerçekten de öyle olmuş, çünkü Kanuni, Hürrem’den olan oğlu Bayezit’i ve oğullarını da idam ettirmiş. Belkıs Hanım bu sözleri yüzünden hapsedilmiş. Bursa’da ufak bir evde kuru ekmekle galiba 20 sene geçirmiş, ölümünden kısa bir zaman önce Mahidevran’a ve diğer kardeşlerine haber göndermişler. Bunlar da kardeşlerinin son anında yanında bulunmak için müsaade istemişler, ama verilmemiş. Akile Hatun da Mahidevran’dan önce ölmüş. Ne acı. Bir insan bu kadar acıya, felakete nasıl dayanır? Üstelik çok da yaşamış. Yani her şeye şahit olmuş. Erkenden ölüp kurtulamamış.

- Tarih kitaplarının dışında Mahidevran Sultan sizin için kimdi, nasıl bir büyük halaydı?

- Benim için Mahidevran Sultan gerçek bir Kraliçe hatta imparatoriçe. Hürrem gibi entrikalarla hayatını sürdürmemiş. Hakkıyla padişah eşi olmuş ve mevkiine layık hareket etmiş. Ama maalesef kadersizmiş. Hürrem’in oğlu Sarı Selim’in Mahidevran’a yardım ettiği ve maaş bağlattığı söyleniyor. Bildiğim kadarıyla maaşı sadece devletin itibarı için bağlatmış. Çünkü Bursa halkı koca padişahın eşinin zarurete düşmesine akıl veremiyormuş. Yani bağlatılan maaş Sarı Selim’in insaf ve insaniyetinden değil, politik amaçtan, Allah bilir kendisi bunu düşünmemiştir, paşaları tavsiye etmiştir. Akıl var, mantık var, hayatını sefahat âlemlerinde geçiren Sarı Selim’in derdi yok da ölmüş annesinin ortağına kendi düşüncesiyle maaş bağlatacak.

CARİYE DEĞİL PRENSESTİ

Arşivlerde Mahidevran’ın kökeni hakkında kesin bilgiler olduğuna inanıyorum, olmaması imkânsız. Ama buna rağmen kimi Arnavut, kimi Çerkez, hatta Rum olduğunu söylüyor. Şimdi size Mahidevran’ın kökenini anlatayım:

Mahidevran Sultan’ın adı Baharay’dır, ama Osmanlı Sarayı’na gelin gidince adını Gülbahar yapmışlar, çünkü güzel kıvırcık sarı saçlı ve parlak beyaz tenliymiş. Daha sonra Sultan Süleyman ona Mahidevran adını vermiş. Mahidevran aslen Çerkezlerin Kabardey boyundan olup Kabardey prensi Temruk’un kızıdır. Erkek kardeşi Devlet Mirza Mustafa Temruko’dur ve bunun oğlu İdar Temruko’nun kızı Gosanay Maria Temruko, Rus çarı 4. İvan’la evlenmiştir.

Mahidevran Sultan çok güzel, bilgili, kültürlü ve akıllı bir kadınmış. Bence Mahidevran’ın hayat öyküsü Hürrem’inkinden daha enteresan ama tabii ki daha da trajik. Düşünün bir, güçlü bir prensin kızı olarak dünyaya geliyor, sonra çocuk yaşında yanında kız kardeşleri ve nedimeleriyle başka bir saraya gönderiliyor. Orada hayatında hiç görmediği ve bilmediği bir adamla evlenmek için hazırlatılıyor. Sonra evlendiriliyor ve çocukları oluyor. Hayatı bu ufak aile saadetiyle geçerken birden sarsılıyor. Çünkü kocası bir başka kadına tutuluyor. Hayatı altüst oluyor. Ailesini, itibarını ve mevkini korumak ve kurtarmak için mücadele ediyor ve sonunda kaybediyor. Bu da yetmezmiş gibi oğlu öldürülüyor, hem de kendi kocası, çocuğunun babası tarafından. Üstüne oğlunun erkek çocukları da, galiba iki tane olacak, öldürülüyor. Bunlar henüz 3 veya 4 yaşında çocuklar. Bu kadar zalimlik ve kadersizlik yetmemiş gibi bir de Bursa’da senelerce yoksulluk içinde iki kuruşa muhtaç olarak yaşıyor. Ne kadar feci bir hayat değil mi? Saraydan, sadetten ve mutluluktan fakirhaneye, mutsuzluğa, hiç bitmeyen bir yasa düşmek izah bile edilemez.

Saray, Hürrem ve bizim aile

Malum Hürrem olmasaydı belki tarih başka yazılırdı, ama olmuş bir defa. Tabii ailede Hürrem sevilmezdi. Halam bir defasında onun hakkında şöyle demişti: “Moskof işte, böylesinden ne hayır gelir, padişahı aklından etmiş”. Ama ben aynı fikirde değilim. Padişah akıllı olsaydı da aklını bu kadın uğruna kaybetmeseydi, değil mi? Hürrem ne yapsın, padişah her dediğini yapıyormuş. Hürrem’i Hürrem yapan Kanuni’dir. Eğer Kanuni bu kadını koruyup güç vermeseydi, eminim bugün adı bile bilinmezdi. Diğer taraftan Hürrem’in masalsı yükselişi yüzünden de Mahidevran ün kazandı. Ne tuhaf değil mi?

Büyüklerimiz o zamanki saray hakkında pek bir şey anlatmazlardı. Sadece Mahidevran ve Şehzade Mustafa ağırlıklı anekdotları hatırlıyorum. Yalnız Gülfem Hatun’a dair bir anekdotu hatırlıyorum: Dedem Üsküdar’da bulunan Gülfem Hatun Camii’nin önünden geçerken durup uzun uzun Camiiyi seyretmiş, sonra halama dönüp: “Bak, bu camiiyi Mahidevran Hala’nın çok sevdiği ortağı Arnavut beyinin kızı Ayşe Gülfem Hatun yaptırdı” demiş. Sonraları annem babamla evlenince halam şakadan: “Bak, bizimkiler yüz yıllardır Arnavutlarla pek iyi anlaşıyorlar” demiş. Annem de aslen Arnavut olduğu için kendine âdet etti, ne zaman Üsküdar’a gitse kesinlikle Gülfem Hatun Camii’yi ziyaret ediyor.(Cumhuriyet Dergi 07.10.2012)

Esra Açıkgöz

(1) Goşenay İdar (1544-1 Eylül 1569; Adigeceİdar Goşevnay/Идар Гощэунай), Kabartaycaİdar Goşenay/Идар ГощэнайKabardiya‘nın büyük derebeylerinden Pşı Temrıko İdar’ın (İdar Temrıko) kızı ve ilk Rus çarı IV. İvan‘ın ikinci eşi. Bir Müslüman iken kilisede vaftiz edilip Ortodoks Hıristiyan yapıldı veMariya Temrukovna (Мария Темрюковна/Temrıko kızı Mariya) adını aldı. Ardından, 17 yaşında iken, IV. İvan (Korkunç İvan/İvan Grozni) ile evlendirildi (1561). IV. İvan’dan Vasiliy adı verilen bir oğlan çocuğu oldu, ancak oğlu ve kendi erken öldüler (1569). Saray içi rekabetler sonucu her ikisinin de zehirlenerek öldürüldükleri söylenir. Mariya, bir Sibirya yolculuğu sırasında ağır hasta olarak yatağa düşmüş, hastanın başında kocası, doktoru ve erkek kardeşi sabaha değin beklemiş, Mariya, ateşler içinde ve kendinden geçmiş halde çok özlediği annesinin adını Çerkesçe olarak gece boyunca sayıklamış ve gün ağarırken de can vermiştir.Rus-Kabartay dostluğunun bir simgesi olmak üzere, Mariya’nın (Goşevnay İdarSovyetler döneminde, Rusya’ya bağlı Kabardey-Balkar Cumhuriyeti başkenti Nalçik‘te dikilen heykelinin yüzü ve sağ eli Moskova‘yı işaret etmektedir
(2) http://sonerdaur.wordpress.com/2013/02/28/prenslerin-prensi-inal-nekhu/
http://sonerdaur.wordpress.com/2013/01/06/rus-tarihinde-cerkesler/
http://sonerdaur.wordpress.com/2013/01/06/car-adayi-cerkes-prensi/
http://sonerdaur.wordpress.com/2013/07/11/cerkes-prensi-temrukun-damadi/
 
Kaynak :
Bu Haber 525 defa okunmuştur.
 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Sağ Reklam